Az evvel izlediğim bu harika filmi sıcak sıcakken yazasım geldi. Çoook kendi halinde bir film olan The Taste of Tea aslında bir Tadanobu Asano filmi sayılmaz. Hajime ve küçük kız kardeşi Sachiko'nun ailesi ve çevresindeki yaşamı anlatıyor kısmen. Asano da amcaları. Anne anime çizeri, büyük baba keçileri kaçırmış eski çizerlerden, baba hipnoterapist, Asano tonmayster, diğer amcaları mangaka.
Not: Bu filmde ufak roller alsalar da; dramalardan tanıdığımız Yoshinori Okada, o güzel çatlak sesine ve güzelliğine vurulduğumuz şarkıcı ve oyuncu Anna Tsuchiya da oynamakta.
Film doğal ve hafif fantastik esintilerle başlıyor. Asano işlerinden bir süre uzaklaşıp kardeşinin evine kalmaya gelmiş. Hajime ise aşık olduğu kız transfer olduğu için kadınlara olan umudunu yitirmek üzere. Sachiko'nun daha büyük bir problemi var, o da durmadan onu izleyen dev bir Sachiko'nun varlığı... Asano amcasının anlattığı ve beni izlerken gülmekten öldüren küçüklük anısı Sachiko'nun bu derdine biraz olsun ışık tutuyor. Bu hikayeyi filmli izleyip Asano'nun ağzından dinlemeniz ve flashbacklerle izlemeniz gerekiyor bence.
Öyle güzel sakin bir kasabada yaşıyorlar ki, sanırsınız ki Tokyo sokaklarında geçen hiçbir kargaşa burada kopmuyor. Ama öyle değil; serserisi, it kopuğu, delisi, dans edeni ne ararsan var ve filme renk katıyorlar. Bir an sizi de alıp o kasabada o ailenin komşusu olduğunuzu hissettiriyor film. Şahsen ben, Hajime ve babasını trenle eve dönerken binen iki kostümlü kaçığın arkadaşı olmak isterdim. Onları kostümlü yakalayan trendeki fotografçı amcanın da kendini kaptırıp doğaçlama fotoğraflarını çekmesi de ayrı bir komikti.
Bir yerinde Asano eski kız arkadaşıyla karşılaşıyor ve o karşılaşmanın doğallığı sanki aynısını o an ben de yaşıyormuşum gibi hissettirdi. Gerçekten böyle güzel, sade, doğal bir oyunculuk beklemiyordum, o kadar Japon draması izledikten sonra tabii. Boş zamanlarımızda bütün gün yattığımız, boş boş gezdiğimiz olur ya hani, bu filmdeki insanlar da bunu yapıyor işte. Herkesin ufak tefek, sıradan sıkıntıları var. Hatta bu şekilde nasıl sonlandıracaklar dedim arada bir.
Geleyim filmin en can alıcı kısmına, mangaka olan amcamız doğum günü için kendi yazıp bestelediği bir parçayı Asano'ya zorla çıkarttırmak istiyordu. Şarkı ve dansını izledikten sonra hayatı sorgulamaya başlıyorsunuz. İzlerken kulağımdan ve gözümden kanlar geldi desem yeridir herhalde ama ne allahın belası bir şarkıysa dilime de takıldı, hala içimden "yama yo, yama yo, yama yo, yama yo, yama wa ikiteiru" diye çılgınlar gibi söylüyorum.
Velhasıl, çok keyifli çok tatlı bir filmdi. Japonya'ya, Japon topraklarına, doğasına olan sevgimi bir kez daha pekiştirmiş oldum. Tabii Asanocuğuma olan sevgimi de. Özellikle sonunu bu kadar duygusal ve hoş bitirmeleri, film için ayırdığım boş zamanıma değdiğini hissettirdi. Amerikan filmlerinden uzaklaşıp acık huzur ve eğlenceyi bir arada bünyenize almak istiyorsanız bu filmi izlemenizi tavsiye ederim.
Bu uzun zaman sonra izlediğim 4. Asano Tadanobu filmiydi. Tabii ben buraya yazana kadar üstünden epey zaman geçti. Neden izlediğim dört Asano filminden ilk bunu yazıyorum? Ben de merak ediyorum neden (ama umarım diğerlerine de sıra gelecek bir gün) Genelde sanat filmlerini sevmem ama filmin kısıtlı mekanlarda kendine bağlayan büyülü bir yanı olduğunu inkar edemeyeceğim. Hem de Asano'ya Venedik film festivali en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandırdığını falan bilmiyordum izlerken.
Filmi izlemeden önce bildiğim tek şey o güzel soundtracki ve Takashi Miike'yi görecek olmamdı. İntihara meyilli insanlar arasında yaşayan biri olarak inanın benim gözümden çok farklı bir anlamlı oldu bu filmin. Ama merak etmeyin o kadar derinlere inmeyeceğim. Her şeyden önemlisi filmi bulmak ve indirmek gerçekten zordu, hatta ulaşamamak öyle büyük duygular beslememe neden oldu ki, bir süre sonra hayatımın filmini izleyecekmişim gibi hissettim. O yüzden büyük uğraşlar sonucu bulduğum en iyi kalitedeki Last life in the universe'ü belki izlemek istersiniz diye paylaşmak istedim. Burada okuyup indirmeye koyulduğunuzda çok dandik ve düblajlı halleriyle karşılacaksınız çünkü.
Buyrun efenim; Ruang rak noi nid mahasan (Last life in the universe) Linkler yenilenecek.
Filmdeki Ichi the Killer göndermesi
Huzurlu hissettiren sayılı film sahnelerinden biri.
Film biraz tayca, ingilizce ve japonca biliyorsanız, gerçekten çok az bilmeniz bile dünyanın neresinde olursanız olun anlaşabileceğinizi hissettiriyor size, en azından bu filmi kendi dilinizin altyazısıyla izlemeseniz bile konuya hakim olabilirsiniz. (he ben tayca bilmiyorum)
Yakuza Takashi Miike...
Konusu nedir, Asano bu filmde kimdir, necidir detaylara girmek istememin tek bir sebebi var üşeniyorum, şaka şaka üşenmiyorum ama Asano Tadanobu seven birinin ya da asya filmleri sevenlerin kaçırmaması gereken, şiddetle tavsiye ettiğim, azıcık depresif ve kendine ait nafi bir dünyası olan güzel bir film bu. Bazen siz de evrendeki son kertenkeleymişsiniz gibi hissediyorsunuzdur bence.
Not: Hakkında yazma ihtimalim olsa da Asano Tadanobu'nun rol aldığı diğer filmler şöyle;
Another Earth yazamayı uzun zamandır ertelediğim bir film. Filmin ismini duyar duymaz indirip izledim. Hiç araştırmadım, hakkında en ufak yazıyı bile okumadım. Bu dedim, işte bu film belki hayatımda belli bir değere sahip sayılı filmlerden olabilir. Sadece ismiyle bu karara vardım, izleyince de sözlerimin üstüne imzamı atmak istedim. Ama çok sevdiğin bir şey hakkında yazmak gerçekten zor.
"Film 17 yaşındaki Rhoda'nın partiden dönüşünde; radyonun kutup yıldızının doğusunda, küçük mavi bir noktanın olduğunu söylemesiyle, kafasını kaldırıp gökyüzüne bakarken araba kazası yapmasıyla başlıyor. Gökyüzündeki küçük mavi nokta 4-5 yıl sonra Rhoda'nın hapisten çıktığı sırada, Dünya 2 olarak adlandırılıp, bilim insanları tarafından dünyanın kozmik yansıması olabileceği savunuluyor. Rhoda zaten amatör olarak evren ve gezegenlerle ilgilenen ve bu yüzden *MIT'ye başvurusu kabul edilen, hayat dolu bir kızken, birden yaptığı kazanın getirdiği hüzünle sessiz bir yaşama gömülüyor. Bu arada Dünya 2'ye seyahat kazanmak isteyenler, internetten neden kazanması gerektiğini anlatan 500 kelimelik başvuru mektubu gönderiyorlar. Rhoda'nın aklı bu gizemli dünyada olmasına rağmen kimseyle fazla muhattap olmayıp, konuşmayacağı bir lisede hademelik yapmaya başlıyor. Kazada hayatta kalan John Burroughs, önceleri Yale üniversitesinde müzik öğretmeniyken, ailesini kaybetmenin acısıyla okuldan ayrılıp kendini eve kapatıyor. Rhoda'nın bu adamı merak etmesiyle olaylar gelişiyor."
-Burdan sonrası azıcık spoiler dolu kendi yorumuma girdiği için okuyup okumamak sizlere kalmış-
Bir suç işlemiş olmasam bile Rhoda'nın hapisten sonra çıktığında takındığı o hüznü ben de yaşarım. Düşününce bana benzeyen o kadar çok yönü var ki bu kızın ister istemez kendimle benzeştiriyorum. Benim gibi astronomi ve bilime olan tutkusu ise ayrı bir mevzu. Bir yandan kaçıp diğer dünyaya gitmek istiyor bir yandan da hatalarını telafi etmek... Çünkü kendi odasında uyuyabilecek, insanların arasına karışabilecek, sosyalleşecek, en sevdiği gezegenlerden bahsedecek, Dünya 2 hakkında konuşabilecek gücü bile yok. Belki hiçbirimiz hatalarımızla kolay kolay yüzleşemiyoruz ama Rhoda kaybedecek bir şeyi olmadığını düşünerek ailesinin canını almış olmasına rağmen bu adama yakınlaşıyor. Önce evini temizliyor, düzenliyor sonra o bile farkına varmadan aşık oluyor. Ama bir düşünün o sorumluluğu, o kadar büyük ki altından kaldıralamayacak bir ilişki bu. Her bir zerresene kadar suçluluk dolu. O sırada anlıyorsunuz ki Dünya 2 seyahati bu ikilinin dramına çare olabilir. Rhoda kazancağını düşünmese de başvuruyor bu seyahate. Ancak hatasını telafi etmeyecek olsa da, çok uçuk bir teori olsa da, eğer bu dünya 2'de bizlerin aynısı bulunuyorsa neden öldürdüğü ailede orada şu an canlı olmasın diye düşünerek biletini John Burroughs'a hediye ediyor.
Her ne kadar kendime benzetiyorum desem de empati kuramayacağım kadar ağır bu film. Bilim kurgu bakımından fakir bulunmuş, komiğime gitti. Bence sizlere bu kadar bilim kurgu çok bile. Başrolün Isaac Asimov sevgisi ve odasına girdiğimizdeki gerçek dünyası yeter ve artar bile. O seviyor ve bizden, benden biri ya o bana yeter. Umarım merak uyandıran bir yazı olmuştur zira filmin hakkını verecek bir tanıtım yazısı yazdığımı düşünmüyorum.
*Filmi izlerken farketmemiştim MIT'yi kazandığını. Eğer bir hatam varsa söyleyebilirsiniz. Ekşide dünya 2'yi keşfedenin Rhoda olduğu, bu yüzden MIT başvurusunun kabul edildiği yazıyor. Kafam çok karıştı, filmde böyle bir şey hatırlamıyorum maalesef.
Şu an ilk defa baya popüler bir film hakkında yazıp klişe bir insan olma yolunda emin adımlar atacağım. Bir yandan da salona gidip discovery izlemek geliyor içimden ama kahretsin sadece birini yapabilirim. ("Kahretsin" kelimesi size de çok amerikanvari gelmedi mi ya? allalla, ben görmeyeli bu kelime de dejenereleşmiş...)
Bu filmin bluray yayınlanmasını bekliyordum ve bluray çıkar çıkmaz da indirip en yakın zamanda izlenilecek filmler arasında en tepeye bir yere yazmıştım. Malum dün gece Golden Globe vardı, orada birkaç dalda adaydı bu film. Hemen anneme, yarın izleyelim bu filmi indirmiştim zaten dedim. Çok çaktırmasam da Joseph Gordon-Levitt'e bayılırım, birçoğumuzun Pineapple Express'le tanıdığı Seth Rogen da olunca bu filmin gözümdeki değeri daha da yükseldi. Bir de filmi kendim keşfettiğim için olsa gerek sıfır önyargıyla başladım, çünkü şimdiye kadar kendim keşfettiğim filmler hakkında yanılgıya düştüğüm ve pişman olduğum hiç olmadı. Ama biri tavsiye etmiş olsaydı eminim bir önyargı oluşacaktı ve ben bu filmi izlemeyi uzattıkça uzatacaktım, aynı şu an bir türlü nasıl bir film olduğuna geçemeyip lafı uzattıkça uzattığım gibi.
Filmde Joseph Gordon-Levitt kanser hastası 27 yaşında bir genci canlandırıyor, Seth Rogen da eşşoğlu eşek arkadaşlarınız olur ya, hani aklı karı kızda ve uyuşturucudadır ama sizi de arada bir düşünür, başınız sıkıştığında gelir, eğlendirmeye çalışır aynen öyle birini canlandırıyor işte (benim birkaç o tip arkadaşım olmuştur o yüzden tanıdık geldi çok) Filmde en çok bu ikili arasındaki muhabbetlere tav alıyorsunuz zaten. Nasıl olsa abartacak kadar komik bir mevzu yok ortada, sonuçta esas adam kanser ve yaşama tutunmaya çalışıyor.
Film anlatmak hoşuma gitmediği için, giriş-gelişme-sonuç şeklinde bir spoiler topu yaratmak istemiyorum. Tek söyleyebileceğim; bu film güzel, içinde klişeler de barındırıyor, içinde tipik amerikan espirileri de var ama bu film yalın bir şekilde güzel. Bana aksiyon sahnesi olmadığı halde ameliyattaki bir insanın suratının muazzam bir savaş sahnesine benzediğini gösterdi. Savaşı eline silah alan insanların birbirini öldürmesi olduğunu düşünmemeliyiz belki de. İşte bu film, kanser hastası bir insanın arkadaşı, sevgilisi ve ailesi ile olan iletişim problemlerini konu alıyor.
Filmi izlenebilir kılan en önemli ayrıntılar ise;
Emekli bir yarış köpeğine zayıf ve yaşlı gibi olduğu için alıp beslemeleri ve ona iskeletor adını vermeleri ( genelde iskeletoru sıfat olarak kullanırlar çünkü )
Adam'ın 70-80 yaşlarındaki kemoterapi arkadaşlarıyla otlu kurabiye yemesi ve filmin sonuna kadar tıbbi marihuana tüttürmeleri.
Esas kızın abartılacak derece güzel bir oyuncudan seçilmemiş olması ve iğrenç sevişme sahnelerine maruz kalmamış olmamız.
Adam'ın babasının tarif edilemez tatlılığı ve babasına karşı olan sevgisi.
Kyle'ın -aynı benim gibi- üzücü ve korkutucu şeylere verdiği "kusucam, midem bulanıyor" tepkisi.
Filmi izlenebilecek kılan en önemli ayrıntı ise; filmin sonunda Yellow Ledbetter çalıp bir kez daha kullaklarımızın Eddie Vedder'la bayram etmesi. İşte bu, bir filmi izlemeye yeter ve artar bile :)
Not: Bir ara da Another Earth hakkında yazmak istiyorum, aslında gönül ilk onun kritiğini yapmak isterdi çünkü yeri benim için gerçekten farklı. Son zamanlarda birbirinden güzel filmler izleyip sevdiğim insanlarla paylaşmak çok hoşuma gidiyor ama bazen blog yazacak havamda olmuyorum.
İlk kez annemin evde olmadığı bir yaz evde yalnız olduğumda denk gelmiştim. O an film izleyecek havada değildim ama filmde Hayden'ı görünce kanalı çeviremedim. Çok sade bir aile filmi havası veriyor, gerek afişi olsun gerek filmin tek bir kasabada geçiyor oluşu. Ama çocukluğundan ergenliğine kadar ailesi arasında ordan oraya sürüklenmiş olan bir çocuğun psikolojisini ancak yaşayanlar bilir. Bir çocuğu uyuşturucuya ve metal müziğe kısaca asiliğe iten gerçek sebepleri belki bu film çok yalın bir üslupla ortaya seriyor.
Biraz gerçekçi olayım, hayat bir evden çok ev inşa etmekten ileri gidemiyor kimileri için. Evin olsa da onu "ev" yapacak nitelikler içinde olmuyor. İşte bu filmi izlediğim zaman anladım ki babam veya annemle geçirebildiğim her an her dakika ev gibi hissettirebilir. İsterse o evin çatısı olmasın, isterse hiç ısınmasın... Çünkü sıcaklığı babanızın ağzından çıkan hayata dair güzel tavsiyler verebilir. Ya da babanızın öldükten sonra çocuklarınıza anlatabileceğiniz güzel sözleri olabilir. O an babanız bilmez ama, evi ev yapan anne ve babalarımızın samimi ve bizleri hayretler içinde bırakacak davranışlarıdır. O zaman inandım ki, bir anne baba çocuğunun gözünde süper güçleri olan yetişkinler gibi gözükmek zorunda. İşte bu filmde Kevin Line öyle bir babayı canlandırıyor. Parası yok, işi yok, evi yok ama benim babamda hiçbir zaman olmayan o özel güçler var. İşte o yaz ilk defa babam böyle bir insan olmadığı için ağladım. Beni olduğum gibi kabul edip, çocuklarıma dünyanın en iyi öğütlerini miras bırakacak bir babam yok. Bana içinde sıcaklığı ve samimiyeti olmayan bir ev bırakacak belki... Ne yazık ki ben bunu düşünmeden edemiyorum, çünkü yaşadığım sürece beni en çok doyuran şey, başarısız olduğum ve çok üzgün olduğum bir an beni avutacak iki sözcük.
Bu film hayatımda birçok şeyi daha iyi anlayıp, tasvir etmemi sağladı. Yoksa ben bu tür şeyleri içine atan, dışardan "vaay ne kadar güçlü!" gibi gözükmek isteyen bir insandım. 50 yıl geçse bile aileme daha doğrusu evime olanları unutamam. Parçalanmış bir ailenin çocuğu her zaman içinde buruktur. Bir anlığına da olsa izlediği filmlerdeki babalar gibi babaları olduklarını hayal etmeden duramazlar. Babanız hasta hatta ölüm döşeğinde bile olsa özel güçlerinden taviz vermemeli, bence bu filmde bu anlatılıyor. Çok yazık, gerçek hayatta ben babamın nerede oturduğunu bile bilmiyorum, hasta olduğunda "sen yanımda olamadın ama ben şimdi buradayım" diye sitem edebileyim. Life as a house düşüncelerimin dışarı sızmasını ve bir bakıma rahatlamamı sağladı. O yüzden olsa gerek ki en sevdiğim film olarak yeri hiç sarsılmadı. Belki şimdi evimi nasıl kuracağımı daha iyi biliyorumdur, bilmiyorum...